preload preload preload preload

Salınım


18th Şubat 2020 Genel 0 Comments

SALINIM

İnsan yaşamın doğası gereği birçok şey arasında salınıp durur. Bunlardan biri ve belki de insanı en çok etkileyeni ‘biricik olma ile diğerlerine bire bir benzeme arasındaki salınım olsa gerek. Konunun önemi nedeniyle daha önce yayımlanmış bir yazıyı gözden geçirip tekrar paylaşayım istedim.

İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Doğum, sosyal bir ortama olur; anne çoğunu, içinde büyüdüğü, olgunlaştığı, sosyalleştiği bir ortama doğurur.

Bebek ilk nefesini aldığından itibaren anneye, babaya, aileye, topluma aittir. Toplum onu kendisinin bir parçası olarak bağrına basar.

Bebek büyüdükçe, geliştikçe, içinde yol aldığı toplumun değerlerini, kurallarını, görevlerini, sorumluluklarını öğrenir ve git gide bu bütünün bir parçası olduğunu hisseder.

Toplum kendisinin bir parçası olarak selamladığı bebek, artık bir erişkin olarak toplumun bir parçası olduğu bilinciyle toplumu selamlar.

Aile, etnik köken, ülke gibi içine doğulan topluma ve toplumun ona duyduğu aidiyet kişinin ve toplumun mecburiyeti gibi gelişse de değerler, güven, sosyal destek, dayanışma ve duygusal doyum; zorunluluğu gönüllülüğe dönüştürür. Ve gönüllülük temelinde yükselen ait olma duygusu ait olan ve ait olunan arasındaki karşılıklı sorumluluk almayı harekete geçirir.

İnsan ailenin, köyün, mahallenin, takımın, partinin, derneğin, odanın, arkadaş gurubun, ülkenin bir parçası olması, ona, uyum gösterme, zorunluluklarını kabul etme, farklılıklarını görmezden gelme, benzeşme yükümlülüğünü de getirir beraberinde.

İnsanın biricikliği, diğer tüm insanlardan farklılığı, öznelliği, bunların nefes alacağı özgürlüğü geri durmak zorundadır bu durumda.

Ve salınım başlar; biricik olmayla, toplumun içinde erimek arasında…

İnsan, bir yandan eşsiz, biricik, en yakışıklı, en güzel, en, …, en, …., olmak istiyor; diğer yandan da kendine bunu hissettirecek; aralarında güvende olacağı insanlara gereksinimden dolayı onlardan farkı olmadığını göstererek toplumsal aidiyetin gereklerini yerine getirme arzusunda…

Bu salınımın edebiyatın da gözünden kaçmaması gayet doğal. Alın size bir gazete kupürü:

“18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde artistik anlamda belki de en “gösterişli” yapım olan “Hans ya da Heiri”, Martin Zimmermann ve Dimitri de Perrot tarafından üç gün seyirciyle buluşturuldu. 360 derece dönen bir ev yerleştirdikleri sahnede hem oyuncuları hem de kavramları ters yüz eden ikili, insanın diğerlerine benzemek ve biricik olmak arasında salınan karmaşasını sahneye aktardı. İnsan doğasını ise şu sözlerle anlatıyorlardı: Ter ve gözyaşı, şans ve talihsizlik… Her zaman karmakarışığız!”

Diyalektiğin kurallarından biri de zıtların birliğidir. ‘Biricik’ olmanın zıttı ‘birbirine benzemektir’. Yaşamdaki bu diyalektik izdüşümünü, yazar; düşünür, psikanalist Dr. Julia Kristeva, İstanbul’da verdiği konferans sonrası yaptığı bir söyleşide şu şekilde ifade etmektedir:

‘…Ne var ki, bu biricik olma halini ancak başkalarıyla ilişkide tanıyabiliriz ve tamamına erdirebiliriz. İnsan mutlak tekilliğin kara güneşinde yaşar, ama başka tekilliklerle ilişkiye girdiği ölçüde insandır –başkasının bakışı olmadan “ben” olamaz, insan kendini ancak ilişkide tamamlar…’

Başkasına bu kadar gereksinim duyan insanın geldiği sosyokültürel ve ekonomik durum ve aldığı eğitim sonucunda biricikliğe akışını da dile getiren cümleleri ise şöyle:

‘…Bugünün dünyasında, içine doğduğumuz kültür coğrafyasının bireyi, kendi ‘ben’inin özgünlüğünü doğrulamak, kendini taklit edilemez biricikliğine inandırmak ihtiyacını artık gözle görülür somutlukta hissetmekte. Kişi ancak kendi beni özgün ve biricik olduğunda birey olabilmekte, kendine ve diğerlerine ancak bu şekilde değer verebilmektedir…’

Biriciklik ve diğerine benzemek arasında salınıp duran, zıtlığın ‘karmaşasını’ yaşayan insana Ekrem Düzen, Milan Kundera’nın ‘Ölümsüzlük’ eserinden yola çıkarak: “İlk bakışta çıkış yok gibi görünüyor. Ancak kişinin elinden, kendisinin asla alınamayacağını kavramış kişiler için bir çıkış yolu var ve Kundera da bize bunu gösteriyor satır aralarında: Bu yol, ‘üslup’tur “  demektedir.

Salınımdan en az etkilenmenin yollarından biri kişisel üslup gibi duruyor. Bunu da oluşturmak için irade, donanım, disiplin, eğitim ve direnç gerekiyor.

Ve öncelikle de bunun farkına varan bir bilinç

Dr. Nedim İnce

18.02.2020

  • Yorum Yaz

    * Required
    ** Email