preload preload preload preload

Bugünün Dünyasında Baudelaire Üzerine Bir Deneme


2nd Şubat 2026 Köşe Yazıları -

Charles Pierre Baudelaire, Fransız şair, deneme yazarı ve sanat eleştirmenidir. 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden olmasının yanı sıra Edgar Allan Poe’nun eserlerini çeviren öncü sanatçıdır.

Vikipedi’nin hakkında yazdıkları:

“Yaşadığı dönemde kurulmakta olan modern Paris‘in metropol yaşantısı üzerine inşa ettiği edebiyatı ve eleştiri yazıları modernist estetiğin habercisi sayılır. Şiirlerini derlediği Kötülük Çiçekleri ve Paris SıkıntısıRimbaud‘dan Mallarmé‘yeYahya Kemal ve Cahit Sıtkı Tarancı‘ya kadar pek çok şairin çarpıldığı, 20. yüzyıl edebiyatının en etkili kılavuzları olur. Gerek klasik geleneğe, gerekse egemen çağdaş zihniyetlere karşı isyanı ve gerçekliğe kafa tuttuğu imgelemi, zamanında şiirlerinin yasaklanmasına kadar varan düşmanlıklar uyandırır. Sonradan bu başkaldırı ve imgelem, avangard sanat ve edebiyatın çekirdeğini oluşturacaktır.”

Sevgili dostum şair, yazar ve usta şiir çevirmeni Dr. Osman Tuğlu, ki basılan kitaplarını artık sayamaz olmuştur sanırım, bir sosyal medya paylaşımında yer alan ‘Baudelaire büyük şairdir önermesi bugün kesinlikle yanlıştır.’ ifadesi üzerine oturup Baudelaire üzerine bir deneme kaleme almış.

Okuduğumda beni çok etkiledi; sosyal medya ekranlarında kalmasına gönlüm razı gelmedi ve izniyle denemesini köşeme konuk ettim.

Söz Dr. Osman Tuğlu’da;

“Aklımdan geçer zaman zaman: Baudelaire bugün yaşasaydı nasıl düşünür davranırdı diye. Mesela en çok neye yabancı hissederdi kendini? Büyük ihtimalle hızımıza değil; temizliğimize. Düşüncenin, duygunun, hatta acının bile steril hâle getirildiği bu dünyada, Baudelaire kendini bir yabancı gibi dolaşırken bulurdu. Çünkü o, insanı ancak karanlığıyla birlikte düşünebilen bir zihindi.

Bugünün Baudelaire’i, ne kolayca “Aydınlanma karşıtı” etiketiyle yaftalanırdı ne de romantik bir geçmiş özlemiyle açıklanabilirdi. O, akla düşman olmazdı; aklın tahta oturmasına karşı çıkardı. Akıl, onun gözünde bir araçken, modern dünyada bir buyruğa dönüşmüştür. Artık düşünmüyoruz; ölçüyoruz. Hissetmiyoruz; optimize ediyoruz.

Gündüzleri “ilerleme”, “verimlilik”, “potansiyel” gibi kelimeler dolaşır durur etrafımızda. Baudelaire bu kelimelere karşı neredeyse fiziksel bir rahatsızlık hissederdi. Akşam olduğunda ise sokaklara karışırdı: neon ışıkları, yorgun yüzler, çürüyen meyveler, yarım kalmış hayatlar… Akla değil duyuma inanırdı. Veriye değil kokuya. Bir istatistikten çok, bir sokağın melankolisiyle hakikate yaklaşırdı.

“Bilimsel olarak kanıtlandı” cümlesi onda güven değil, kuşku uyandırırdı. Çünkü bu cümle, çoğu zaman insan deneyiminin pürüzlerini törpüleyen bir kapan gibidir. Oysa bir sokak lambasının altında ezilmiş bir portakal kabuğu, Baudelaire için modern bilimin asla tam olarak açıklayamayacağı bir hakikat taşırdı: çürüme, geçicilik ve güzelliğin iç içeliği.

Baudelaire Aydınlanma ’ya bu yüzden mesafelidir. Akıl, insanı özgürleştirmemiştir ona göre; sadece köleliği daha zarif hâle getirmiştir. Artık zincirler görünmezdir. Tanrı’nın yerini ölçülebilirlik, günahın yerini verimsizlik almıştır. İnsan, sürekli daha iyi bir versiyonuna dönüşmesi gereken bir projeye indirgenmiştir.

Bugün kulağa masum gelen “pozitif düşün”, “kendini geliştir”, “mutlu olmayı seç” gibi ifadeler, Baudelaire’in gözünde birer ahlâk buyruğudur. Acıya yer yoktur bu dünyada; acı hemen düzeltilmesi gereken bir hata sayılır. Oysa bazı acılar vardır ki, çözülmek için değil, taşınmak için vardır. İnsan, her zaman iyileştirilecek bir varlık değildir; bazen sadece katlanılması gereken bir çelişkidir.

Bilimi reddetmezdi Baudelaire, ama bilimin her şeyin ölçüsü hâline gelmesine itiraz ederdi. “Her şey açıklanabilir” iddiasını, insanın kendi karanlığından kaçma biçimi olarak görürdü. Psikolojiyi ciddiye alırdı belki; fakat terapötik dilin her acıyı teknik bir probleme dönüştürmesinden huzursuz olurdu. Çünkü bazı yaralar teşhis değil, şiir ister.

Sosyal medyada olur muydu? Büyük ihtimalle evet. Ama “iyi insan” performansına asla katılmazdı. Erdemin sergilenmesinden, ahlâkın teşhir edilmesinden tiksinirdi. İptal kültürünü modern bir linç ritüeli olarak okurdu. Tanrı yoktur artık; ama günah listeleri hâlâ kalabalıktır. Günah çıkarma yerini özür metinlerine, vaazlar yerini linç zincirlerine bırakmıştır.

Baudelaire ahlâka değil, ahlâkın insanı temize çekme arzusuna karşıdır. Çünkü insan temiz değildir. İnsan çelişkilidir, karanlıktır, çoğu zaman kendine düşmandır. Ve bu karanlık yok edilmemelidir. Bastırıldığında geri döner; ama estetikle terbiye edildiğinde anlam kazanır.

Baudelaire’in akıl karşıtlığı tam da buradadır. Akla karşı değildir; aklın her şeyi açıklama iddiasına karşıdır. İnsan rasyonel bir varlık değildir. İnsan, çürümesiyle, tutkusuyla, düşüşüyle insandır. Modern dünyanın pürüzsüz, hijyenik ve sürekli mutlu insan idealine karşı, Baudelaire kirli ama sahici bir insanlığı savunurdu.

Ve belki bugün de, bir köşe başında durup şu cümleyi mırıldanırdı:

İnsan akılla değil, çürümesiyle tanınır.”

Denemeyi sizlerle paylaşarak iyi etmişim, değil mi?

Nedim İnce

Hasanbey / 01. 02. 2026