Helsinki’de otelde kahvaltı ettikten sonra arabamızı tekrar yükleyerek Savonlinna’ya doğru yola çıktık. Şehir içindeki kısa bir yolculuktan sonra otoyolda bulduk kendimizi. Yeri gelmişken yazayım, yollardaki hız limitleri sürekli değişiyor, bunu trafik işaretleriyle anında gösterdikleri için hız limitlerine uymada zorluk çekilmiyor. Diğer trafik işaretleri de gerekli yerlerde eksiksiz yer alıyor; nerede ne yapılacağı anında öğreniliyor. Trafik işaretleri ve ona eksiksiz uyan sürücüler nedeniyle araba kullanmak stres değil keyif veriyor. Otoyolda hız limiti yer yer değişse de genelde 120 km/ saat hızla yol alıyoruz. Kah yağmur, kah sis, arada yüzünü gösteren güneş bize eşlik ediyor.
Otoyolda dinlenme yeri ve benzin istasyonu buluruz düşüncesiyle kent içinde yakıt almamıştık. Benzin istasyonu bulmamız uzadıkça, azalan yakıtımız nedeniyle heyecan duymaya başladık, derken bu kadar heyecan yeter dedi bir dinlenme yerindeki benzin istasyonu, yakıtımızı aldık, kahvelerimizi içip, sakinleşmiş olarak yola koyulduk.
Kuzeybatıya doğru yol aldıkça neredeyse ormandan başka şey göremez olduk. Göller bölgesine gelince otoyoldan ayrıldık. Göllerin etrafından, orman içinde seyreden, gidiş dönüşlü, yollarda araba kullanmak çok keyifliydi. Hız limiti 50-70 seyrek 80 km/saat arasında değiştiği için çevreyi de seyretmek mümkün oluyordu. Seyrek ve küçük yerleşim yerlerinden geçtik, sık olmayan çiftlik evleri gördük bahçesinde traktörleri, son model arabaları olan… Daha da seyrek huzurla çayırlarda otlayan ineklere rastladık. Savonlinna’nın içinden geçip 27 kilometre batısındaki çiftlik evine vardık.
Göl kıyısında yer alan, büyük bir çoğunluğu ormanla kaplı Ollila Farm adlı çiftlikte biri göle birkaç yüz metre uzakta, biri de gölün hemen kıyısında iki bina vardı. O binalarda da kalınabiliyor. Biz göl kıyısında ahşaptan yapılmış iki konforlu kulübede kalmayı tercih ettik. Göl kıyısında, ormanın içinde iki ahşap kulübede beş gün kalmak çok dinlendirici oldu. Kalabalıklardan ve kabalıklardan uzak, tabiatla iç içe olmak bir nevi terapi kürü gibiydi. Serin bir hava, kah çiseleyen yağmur, kah utangaç bir güneş, kah bizi sivrisineklerden koruyan rüzgar bu terapinin asli unsurlarıydı. Uzaklardan bize gülümseyen gökkuşağı ise sevincimizi taçlandırıyordu. Çiftlik sahipleri Susanna ve Heikki çok ilgiliydiler ve en ufak bir sorunda yanı başımızdaydılar, mesela gece yarısı kulübe anahtarı içerde unutulduğunda bir telefonla yedek anahtarı yetiştirmeleri gibi…
Gölde biri motorlu iki tekne emrimize amadeydi. Doğanın huzuru onları kullanmaya ihtiyaç duydurmadı. Biz göle girmedik ama diğer konuklardan girenler vardı.
Çiftlikte yine göl kenarında yemek pişirilebilecek, mangal yapılabilecek bir mekan vardı. Akşam yemeklerimizin çoğunu mangal yaparak, Jens’in bol miktardan bagaja yüklediği şarap ve biraları içerek geçirdik. Sabah kahvaltısı ana binadaydı ve Susanna’nın her gün yaptığı taze ekmek, krep ve pankeklerle, tavuklarının altından aldığı taze yumurtalarla harikaydı.
Yine göl kenarında bir restoranda, o gölden tutulan, Savonlinna’da yaşayan, az çok Türkçe bilen Finlandiyalı bir kadının ‘hamsi gibi ama hamsi değil’ diye tanımladığı göl balığından yedik. Hamsiyi aratmadığını söyleyebilirim.
Finlandiya’da özellikle Savonlinna’yı seçmemizin nedeni, yaz aylarında, 114 senedir yapılan opera festivaliydi. 1912 yılında Finli opera sanatçıları ve opera bestecilerinin, Savonlinna’nın çevresine kurulduğu Olavinlinna Kalesi’nin üstünü kapattırıp opera sahnesine çevrilmesini sağlamasıyla başlayan festival günümüze kadar kesintisiz olarak sürdürülmüş. Biz festivalin 114. Yılında Madam Butterfly operasını seyrettik bu muhteşem ortamda. Gerek mekanın mistik havası, gerekse operayı sergileyen sanatçıların harika performansı bize unutulması mümkün olmayan bir üç saat yaşattı. Operayı izledikten sonra hepimiz birbirimize ‘iyi ki gelmişiz’ demekten alıkoymadık kendimizi.
Operadan sonra iki üç gün daha çiftlikte huzuru yudumladık. Başlayan her şeyin bittiği gibi buradaki günlerimiz de sona erdi. Susanna ve Heikki ile bir daha görüşebilme umuduyla vedalaşarak yola koyulduk. 5-6 saatlik bir yolculukla Helsinki’de bizi bekleyen feribota ulaştık. Yolda ne bir korna, ne bir selektör, ne bir el kol hareketi…
Feribot tesadüf aynı feribottu, bizi geriye Stockholm’a götürdü. Güneşli bir günde başladı yolculuk ve Baltık Denizi’nde muhteşem bir gün batımı manzarası sundu bize. Sabah saat onda rıhtımdaydık. İsveç polisi ‘yurt dışından alkolmetreye üflemeden dönme ülkene’ dedi ve üflediğim makineye bakıp, temiz diyerek yola çıkmamıza izin verdi.
Bu kez rotamız Malmö idi. Uzun süre İsveç’in en büyük gölünün kıyısında seyreden yolu 5-6 saatte alıp, rahat bir sürüşten sonra feribot rıhtımına geldik. Feribot kuyruğunu bulana kadar hafif bir heyecan yaşasak da yeterli zamanımızın olması paniğe dönüşmesine engel oldu. 2 saati biraz aşan keyifli bir seyirle tekrar Danimarka’ya ayak bastık. Sağolsun İskandinavların Deniz Tanrısı Njörðr (Njord) bize torpil yapmayı sürdürüyordu.Danimarka’nın kuzey ve batı gezisi için ki gezimizin son etabını oluşturuyordu, ilk durağımız da olan Frederikshavn’da feribottan inip otelimize yerleştik.
Gezimizin son etabı Danimarka gezisi, bu etabı anlatacağım yazı da, yazı dizisinin de son yazısı olacak.
Haftaya…
Nedim İnce
Altınoluk / 02. 08. 2026






Son yorumlar